Bu çalışma medeniyet ekseninde, barbar ve medenî kavramlarını tahlil etmekte, bu kavramların etimolojik boyutu ile algı çağındaki muhayyel paradigma değişikliği ortaya konulmaktadır. İki yüzyıldır medenî olarak kabul edilen modern sanayi toplumlarının barbar olabileceği gibi maddi refah seviyesi düşük olan toplumların da ne kadar medenî olabileceğini işaret etmektedir.

Medeniyet kavramı, Arapça bir kavram olup ‘medine’ kökünden gelmekte ve ‘şehir, şehirlilik’ anlamında kullanılmaktadır. Sözcük anlamıyla medeniyet, bir ulusun, bir toplumun düşün ve sanat yaşamıyla eriştiği düzey, maddi ve manevi varlıkların tümü olarak ifade edilmektedir. Bu anlamıyla medeniyet, “ayakkabıdan bina mimarisine kadar yansıyan, büyük coğrafyalarda ve uzun zaman dilimlerinde istikrarlı bir şekilde kendini gösteren ortak zevk, duygu, bilgi, düşünce ve davranış tarzıdır ve aynı zamanda kibarlık, nezaket, hak hukuk bilme, edep gibi çağrışımları vardır.” Bir başka ifadeyle medeniyet, ancak bireyler ve toplumlar yapıp ettiklerinde, birbirleriyle ilişkilerinde ve evrenle olan münasebetlerinde medeni, ahlaki ve insani bir tutum içinde oldukları zaman anlamlı ve mümkün hale gelir.” Çünkü şehirli olmak bu vasıflara sahip olmayı gerektirmektedir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın da dediği gibi ‘medeniyet insanı insan yapan manevi kıymetler manzumesidir’. Hulâsaten soyut ve genel bir kavram olan medeniyet, temeli medenî olmayı gerektiren ortak payda demektir. Zamanı, mekânı ve toplumsal yapıları aşan ortaklığa denir.

Medine (şehir, polis, site, town) kelimesinden neşet eden medenî kavramı kentlileşmiş, kırsallıktan kurtulmuş, uygar kavim, topluluk veya insan olarak tanımlanmaktadır. Medenî, insan demek, şehirli demektir ve insan tabiatı itibariyle medenidir. Dolayısıyla adil ve ahlaklı olmak insan tabiatı gereğidir. Her şey zıddı ile kaimdir ilkesinden hareketle Barbar kavramı ise kadimden beri medenileşmemiş, kaba, ilkel bir kavim, topluluk veya insan olarak tanımlanmakta ve aynı zamanda acımasız, savaşçı ve duyarsız bir kişiye atfen kullanılmaktadır.

https://www.ilimvemedeniyet.com/wp-content/uploads/2016/09/ilim-medeniyet.jpg

Medeni olmak, “insani, hukuki, ahlaki tutum ve davranışları ifade ederken, medeniyet bunların sonucunda ortaya çıkan fikri, fiziki, siyasi ve ekonomik düzeni ifade eder. Bilimsel ve teknolojik imkanlara dayalı olarak kurulan yapıların medeniyet adını hak edebilmesi için akli, insani ve ahlaki açılardan medenilik vasfına kavuşmuş olması gerekir. Birey ve toplum medeni olduğunda, kurdukları düzen de medeniyet adını verdiğimiz büyük yapıyı ortaya çıkarır.” Medeniyet teriminin düşünce tarihi boyunca kazandığı anlamların ortak noktası ise şehir hayatının sosyal, siyasal, entelektüel, kurumsal, teknik ve ekonomik alanlarda mümkün kıldığı birikim, düzey ve fırsatlarını ifade ediyor olmasıdır. İki yüz yıldır bu fırsatları sayesinde kıtasını cazibe merkezi haline getiren batı medeniyeti ideolojik ve kültürel anlamda dünyaya yön vermektedir ve fakat batı medeniyetinin iki temel dayanak noktası sayılan Roma hukuk çevirisi olsun Grek felsefesinin özü ve uygulaması olsun ırkçı, ayrımcı, köleci anlayışı bir hayat tarzı olarak benimsemektedir. Çünkü Alman Filozof Nietzsche’nin ifade ettiği gibi ‘batı uygarlığı kölelik psikolojisi üzerine kurulmuştur.’

İnsanlığın yaratılışı ve bireyin toplumsallaşması ile birlikte “Mezopotamya, Mısır, Grek,  Roma, İslam ve Rönesans sonrası Batı Medeniyetleri, insanlığın bir akış içinde kendini gerçekleştirdiğinin vazgeçilmez hikayesidir. Bu medeniyet akışının içinde de iki çizgi çatışmıştır; gerçek ve yalan, ak ve kara, inanç ve inkar, adalet ve zulüm, Peygamberler ve tiranlar karşı karşıya gelmişler, bir bölümü medeniyetin pozitif yanını örerken, öbür bölümü negatif yanını yaşatmaya çalışmıştır.” Bu mücadele süreci batı medeniyetini sanki dünyada tek medeniyet, tek devlet tipi, tek düşünce sistemiymiş gibi bir kibre saplamıştır. Diğer medeniyetler ve mirasları yok sayılmakta, modern medeniyetin batı medeniyeti olduğu, diğer medeniyetlerin medenileşmemiş, kaba, ilkel topluluklar olduğu algısı profesyonel şekilde yürütülmüştür. Batı bu propagandayı son üç asırdır yapmakta ve fakat önemli bir kitle bu propagandaya aldanmaktadır. Örneğin teknoloji deyince aklımıza hemen akıllı telefonlar, roketler, uçaklar gelmektedir. Fakat kuş evini, sadaka taşını, leylekleri tedavi etmek için 19. asırda Bursa’da kurulmuş hastaneyi bir teknoloji olarak saymayız. Süleymaniye’yi ‘medeniyetimiz duygu medeniyetidir, işte müthiş bir sanat eseri’ diyerek gösteririz ancak o caminin onlarca bilim olmadan yapılamayacağını görmezden geliriz.

Türklerin, Müslümanların ve Doğu’nun, kendine göre bir dünyası vardır. Bu dünya maddiyattan çok maneviyata dayanır. Bilhassa İslam medeniyetinde mimari, sanat, müzik, estetik ve şiir maneviyattan ileri gelen değerler dünyasının inşâ sürecidir. Bu süreçte çıkarların önüne geçen değerler söz konusudur ve temelinde inandığı Tanrıya uzanan bir insanlık anlayışı vardır. İşte Batı’nın bilmediği ve anlamadığı; bu değerler dünyasıdır. Öte yandan insana eşref-i mahluk olarak bakan bir dinin i’lây-ı kelimetullah şiarı çerçevesinde insanoğlunun yeryüzündeki tüm çabası medeni ölçülerde olmak zorundadır. Mamafih bizim inancımızda barbarlık yoktur. Üstad Sezai Karakoç’un da belirttiği gibi merhamet inancımızın değişmez esaslarındandır. Katı yüreklerden, akıl ve kalp rabıtasını kesenlerden merhamet doğmaz.

Modern sanayi toplumları barbar olabileceği gibi maddi refah seviyesi düşük olan toplumlar medeni olabilir. Medenilik ile maddi güç arasında doğrusal bir ilişki yoktur. Fakat Avrupalı oryantalist yazarların çoğu yağmacılık üstüne kurulu toplumları ‘medeni’, öyle olmayanları ise ‘barbar, ilkel, geri kalmış’ olarak nitelendirmektedir. Onların gözünde “bir toplum ancak büyük anıtlar diker, etkileyici işler yapar, artı değer üretir ve çalışmalarına gerek olmayan bir sınıfa sahip olursa saygıya değer hale gelir. Bu bakış açısına göre köleliğin, keskin sınıfsal ayrımların, yönetenlerin ve emperyalist bir sistemin olmadığı toplular önemsiz (sözünü etmeye değmez), ilkel ve uygarlaşamamış durumdadır. Medeni kabul edilen toplumlar yakıp yıkar, yağmalar, tecavüz eder, kandırır ve katliamlar yaparken, vahşi ve şeytan rolü atfedilen hep yerliler olmuştur.” İşte batı tarihi, bu bakımdan listelenecek olursa, karşımıza çoğunlukla vahşet, katliam, tahrip ve sömürü çıkar. Büyük bir külliyattan teşekkül bu barbarlık tarihi ile ilgili olarak belli misaller vermek yerinde olacaktır.

Bu hususta en göze çarpan örnek insânat bahçeleridir. “20. Yüzyılın ortalarına kadar devam eden insânat bahçeleri furyası ABD’de popüler bir faaliyetti. 1904 yılında yapılan St. Louis Dünya Fuarında Filipin’in farklı kabilelerinden toplanmış binin üzerinde insan, 47 hektarlık bir alanda sergileniyordu. 1958’de Brüksel’de yapılan dünya fuarında yine bir Kongo köyü, insânat bahçesi formatında teşhir ediliyor, batılı kıyafetler giydirilmiş 5-6 yaşlarında Afrikalı siyahi bir kız çocuğu sergileniyor ve ona çitin arkasından yiyecek veren Avrupalı beyaz bir kadın mutlulukla poz verebiliyordu. İnsanlık, ahlak ve medeniyet adına utanç verici bu tablo, kendini medeniyetin, özgürlüğün ve insan onurunun vatanı olarak gören bir coğrafyada yaşanmaktaydı.” Buna ilaveten çağlarında büyük medeniyetler inşâ etmiş olan Aztek, İnka, İndüs, Nok, Maya Medeniyetleri acımasızca tarih sahnesinden silinmiş, milyonlarca insanın ölümüyle sonuçlanan angaryalar, Avrupa’dan paralı askerlerle birlikte gelen çiçek hastalığı ve frengi yüzünden ortaya çıkan öldürücü salgınlar olmuş, Avrupalı istilacıların yağmalamalarından ve çıkardıkları yangınlardan önce hiç bilinmeyen açlık ve kıtlıklar baş göstermiştir.

Öte yandan dünyayı gezen bir seyyahın 2019 yılında Ekvador’un Amazon’a yakın bölgesinde yaşayan yerlilerle yaşadığı diyalog, batı medeniyetin refahının nasıl bir barbarlık üzerine inşâ edildiğinin acı bir hikayesidir: “Ekvador’un Amazon’a yakın bölgesinde gerçek bir yerli kabile olan Huoarani yerlileri ile görüşmek istiyordum fakat bu yerliler modern hayattan kimseyle irtibat kurmak istemiyordu! Görüşme ısrarıma rağmen hep olumsuz cevap aldım. Birkaç rehbere ‘Huaorani yerlileriyle ilgili kötü bir tecrübeniz oldu mu?’ diye sordum. Daha önce bu yerlilerin bölgesine giren yabancıların cansız bedenleriyle geri gönderildiklerini söylediler. Son yedi-sekiz yılda bu şekilde birkaç kötü tecrübe yaşanmıştı. Bölgedeki yerlilerin niye yabancı insanlara karşı bu kadar katı olduklarını araştırmaya başladım. Sanırım kendince işin sebebini bulmuştum. Yerlilerin yaşadığı Ekvador’un Amazon’a yakın bu yağmur ormanları bölgesinde büyük bir petrol kaynağı keşfedilmiş. 1960 yıllarında ABD’li bir petrol devi firma zamanın hükümetiyle anlaşarak buradan petrol çıkartmaya başlamış. Tabii sonrasında topraklarına müdahale edildiği için bölgedeki yerliler ve sıradan halk durumdan rahatsız olmuş. Petrol firması bölgedeki insanların kökünü kazımak için 1972 yılından itibaren yirmi yıl boyunca on sekiz milyar galon zehri civardaki nehirlere dökmüş. Yerliler ve gündelik hayatlarını süren halk olayın farkında olmadan nehir sularını içmeye, tarlalarını da nehirden gelen suyla sulamaya devam etmiş. Ne acıdır ki bu yirmi yıl içinde bölgedeki otuz bin insan zehirlenerek ölmüş. Yerli kabile şefi Tosawi’nin beyaz adam hakkında söylediklerine bakalım: ‘Önce bir gemiyle geldiler. Misafirlerimizdi, onları sahilde hediyelerle karşıladık. Silahsızdık. Çünkü hiç ihtiyacımız olmadı. Kardeştik, severdik, paylaşırdık. Silahı onlar tanıttı. Tutarken yanlışlıkla elimizi kestik, kanımız aktı. Evlerimize buyur ettik. Yedirdik, içirdik, yatırdık, hizmet ettik. Topraklarımızı, dağlarımızı, sularımızı, ovalarımızı gezdirdik. Sevindiler. Sevindik ! Renkleri ne kadar beyazdı. Sonra gittiler. Memnun ederek uğurladık dostlarımızı. Bir gün, tam sabah gün doğarken, ak tenli dostlarımız gemileriyle çok, çok olarak geldiler. Beklemiyorduk; çok erken gelmişlerdi. Demek sevmişlerdi bizi, toprağımızı, göğümüzü… Sevindik. Çoktular, silahlıydılar; üstelik silahlar ellerini de kesmiyordu. Ayakları karaya bastı ve sonra hiç olmayacak olan oldu. Şaşırmıştık. Acaba ne yapmıştık da beyaz dostlarımız bizleri öldürüyordu. Evet, beyaz adam, bu sefer gülen yüzlerimizi ağlatmaya, varlığımızı yağmalamaya, gençlerimizi köle yapmaya, karılarımıza tecavüz etmeye gelmişti! Şaşırdık! Neden? Biz özgür göğün, geniş toprağın, mağrur dağların insanları barış, sevgi, dostluk bilirdik. Savaşı beyaz adam öğretti. Hiç hak etmedik öldürülmeyi, savaşı, köleliği… Erkeklerimizi öldürdüler, çocuklarımızı diri diri ateşte yaktılar. Toprağımızı yağmaladılar. Karılarımıza kızlarımıza tecavüz ettiler. Köle diye yurtlarına götürüldük. Sattılar bizi. Tanrı’ya inanmamızı söylüyorlardı, elinde İncil, siyah cübbeli, beyaz tenli papaz. Reisimiz sordu: ‘Tanrı size bunları yapmanızı mı söylüyor? Cennet dediğiniz yere sizler mi gideceksiniz? Öyleyse ben sizin olmadığınız yeri, cehennemi seçiyorum. Eğer bizleri değil de, sizleri, zulmünüzü onaylıyorsa tanrınız, böyle bir tanrıya inanmaktansa, inanmamayı yeğlerim!’ Hiç bitmedi beyaz adamın gelişi. Onlar geldikçe biz bittik; biz bittikçe onlar geldi. Beyaz adamın yaptıklarını anlatacak kelime bulamıyorum. Bizim böyle kelimelerimiz yok; senin yaptıklarını en iyi anlatacak yine sensin, senin kelimelerin. Kara yüreğin, beyaz tenin gibi olabilirse bir gün, anlatırsın yaptıklarını.” İşte bu acı hikaye aradan yıllar geçmesine rağmen yerli kabilelerin hafızasında hala canlıdır. Şüphesizdir ki bu travma nesilden nesile aktarılacaktır.

Daha önce defalarca gidilmiş olan Amerika kıtasının keşfi yalanı ile koca kıtanın altın ve gümüşüne el koyan, seksen milyon yerliyi katlederek dünyanın en büyük soykırımını yapan, kültürleri yok eden, Avrupa’dır. Avustralya kıtasını işgal eden, yerli halkı katleden, Batı’dır. Afrika’yı köle kaynağı haline getiren ve zencileri Batı’ya satan ve bu satış sırasında en az on katı zenciyi de ölüme sürükleyen, Afrika’yı iflah olmaz derecede insanlıktan çıkartan Batı’dır. Dünyayı kendi arasında paylaşamayıp iki defa dünya savaşını, Hitler’i, Mussolini’yi çıkartan,  Afganistan’ı, Irak’ı işgal eden Batı’dır. Batı ırkçılığında çok önceden beri beyaz olmayana karşı bir düşmanlık vardır. Avrupa’nın ‘aydınlanma’ filozofları da dahil olmak üzere Batı; özellikle siyah derililer olmak üzere beyaz dışındakileri, aşağılık canlılar olarak görürler. Bu zihniyetin en açık örnekleri, Avustralya, Güney Afrika ve Amerika’daki ırkçı uygulamalardır. Oysa Batı’ya göre Hıristiyanlık evrensel bir dindir. Üstelik aynı batı, zencileri zorla Hıristiyanlaştırmış fakat onları sömürgelerde bile kiliseye almamış; okullara ve otobüslere sokmamıştır. Hatta Güney Afrika devletinde şehirlere girmeleri bile yasaklanmış, ancak işçilik yapabilme amacıyla şehre girmeleri için izin belgesi düzenlenmiştir. Siyah ve beyaz ayrımı bile batı barbarlığı ve cinnet derecesinde ırkçılığın en açık delilidir. Çok gerilere gitmeye gerek yok 1990’lı yıllarda Avrupa’nın yanı başında Boşnaklara uygulanan işkence, tecavüz ve sistematik soykırımın henüz acısı dinmiş değildir. Burada sözü Boşnak lider Aliya İzzetbegoviç’e verelim; “Batı hiçbir zaman uygar olmamıştır ve bugünkü refahı, devam eden sömürgeciliği; döktüğü kan, akıttığı gözyaşı ve çektirdiği acılar üzerine kuruludur.”

Bütün bunlara karşılık, İslamiyet’te ilk ezanı okuyan, Bilali Habeşi adında kölelikten kurtarılmış bir zencidir.  İslam’da zenciler, köle olsalar dahi birer insandır. Selçuklu’da ve Osmanlı’da Zenciler Harem Ağası ve dadı gibi önemli görevlerde bulunmuştur. Diğer yandan 2020 yılı itibariyle dünya genelinde yaşanan koronavirüs salgını sürecinde batılı toplumların yaşlı hastaları ölüme terk ettiği haberleri tüm dünya izlemiştir. Avustralya Genelkurmay Başkanı General Angus Campbell’in “Afganistan halkından, Avustralya Savunma Kuvvetleri adına, Avustralya askerlerinin herhangi bir suçu için içtenlikle ve kayıtsız şartsız özür dilerim” ifadesi ile basına yansıyan fakat hiçbir infial uyandırmayan haberde, Avustralya Genelkurmay Başkanlığı, Afganistan’da görev yapan ülkenin özel birliklerinin 39 kişiyi yasadışı şekilde öldürdüğünü açıklamıştır. Bu kişilerin ölüm gerekçesi ise genç askerlere, ilk öldürme tecrübelerini, mahkumları vurarak edinmelerini sağlamaktır. Sivil tutukluları talim tahtası yapan ve bunda en ufak vicdani sorumluluk hissetmeyen bir medeniyet anlayışı… Dolayısıyla sırf bu karşılaştırmalar bile Doğu ile Batı’nın veya Batı ile İslam’ın yahut özellikle Batı ile Türk’ün insan anlayışının ve merhamet olgusunun ne kadar farklı olduğunu göstermeye yeterlidir.

Yüzlerce yıldır batı medeniyeti, “Asya ve Afrika’nın insan kitlelerini öylesine ezmiş ve tüketmiştir ki, gün gelip bu ülke insanlarının bir yardımı gerekse ne düşünce, ne madde alanında böyle bir el uzatış gücünü taşımalarına imkân kalmamıştır. Batı, Afrika’yı da katmak suretiyle söyleyelim, Doğu’yu öylesine yere sermiştir ki, bir gün, kendi süresi dolduğunda ölüm döşeğindeyken bir bardak su istese onu sunacak bir eli ve kudreti bulma umudundan ortada eser yoktur adeta.” Çünkü ezilmiş ve sömürülmüş tüm toplumlar batı medeniyetini bir uygarlık olarak değil, bir düşman, hatta kimi zaman tabii bir afet gibi idrak etmektedir. Dolayısıyla ‘batı uygarlığı imhâ eder, islam uygarlığı ihyâ eder” sözü pratiğin manidar bir ifadesidir.

Modernlikten post-modernliğe geçiş ile birlikte günümüz dünyasında akıl çağı gitmiş, algı çağı gelmiştir. Algı, aklı çarmıha germiştir. Batı medeniyetinin sahip olduğu imkan ve kabiliyetler de algı yönetimini ürpertici bir noktaya getirmiştir. Malcolm X’in meşhur “eğer dikkatli olmazsanız, gazeteler sizin mazlumlardan nefret etmenizi, zalimleri ise sevmenizi sağlar.” sözü algı yönetimini en güzel şekilde ifade etmektedir. Kitle iletişim araçları ve sistematik yöntemlerle yaptıklarını karşı tarafa izafe etmek algı çağının temel dinamiği olmuştur. Kanaatler, hakikat olarak kabul edilir hale gelmiştir. Kuşkusuz test etme, tahkik etme, tahlil etme imkânlarının buharlaştığı sanal medya imparatorluğunda, kanaatler, gerçeğin yerine geçer, gerçekten daha gerçek konuma yükselir. Bu yüzden algılar imparatorluğunda, gerçeğin önemi yoktur; gerçek ya da hakikat diye bir şey yoktur; algı işlemleriyle oluşturulan zayıf ve çoklukla da çarpık kanaatler vardır. Batı yüce, parlak, ileri iken; Doğu zavallı, gariban, geri’dir. Batı akıl, rasyonel, çoğulculuk iken; Doğu duygu, mistik, despotizm’dir. Bu şekilde çarpık kanaatlerden türetilmiş bir sürü anlamsız laflar da nesilden nesile aktarılmaktadır.

Binnetice algı yönetiminin esiri olan çarpık kanaatlerle birlikte müteal olan her şeyin ilkel olarak nitelendiği bir durumda müteal olana inanan herkes ‘ilkel, gerici, kör, çağdışı’ gibi nitelenmeye başlayacaktır. Onlar, karanlığı temsil ederken, aydınlanma değerlerini benimseyen herkes ‘aydın, çağdaş, ilerici’ olarak nitelenecek ve her şeyi onların bildiği, gördüğü ve anladığı iddia edilecektir. Nitekim iki yüz yıldır yaşadığımız barbar ve medenî kavramlarının etimolojik boyutu ile algıların körleştirdiği zihinlerdeki paradigma değişikliği süreci biraz da bundadır.

  • başlık görseli: https://tgb.gen.tr/serbest-kursu/dogu-uygarliginin-yukselisi-29734
  • Savaş Ş. Barkçin, “Medeniyet Nedir?” Semerkand Dergisi, Nisan 2020
  • İbrahim Kalın, Barbar Modern Medeni, İnsan Yayınları, İstanbul 2018
  • Adnan Bülent Baloğlu, “Medeniyetler Yıkımın Tohumlarını da Taşır”, https://dergi.diyanet.gov.tr/makaledetay.php?ID=31503
  • İbn Haldun, Mukaddime 1. Cilt, Dergah Yayınları, Haz. Süleyman Uludağ, İstanbul 2007
  • Rasim Özdenören, “Cahiliyenin Biti Kanlanıyor”, https://www.yenisafak.com/yazarlar/rasimozdenoren/avrupada-cahiliyenin-biti-kanlaniyor-2056644
  • Sezai Karakoç, İnsanlığın Dirilişi, Diriliş Yayınları, İstanbul 2017
  • Erol Göka, “Kalbin Temel Eylemi Merhamet”, Muhit Dergisi, Eylül 2020
  • Jack D. Forbes, Kolomb ve Diğer Yamyamlar Beyaz Yağmacılığın Gölgesinde Sömürü ve Emperyalizm, Kalkedon Yay, Çev. Işıl Özbek, İstanbul 2009
  • Roger Garaudy, İnsanlığın Medeniyet Destanı, Çev. Cemal Aydın, Timaş Yayınları, İstanbul 2020
  • Mehmet Genç, Rotasız Seyyah Yol Hikayeleri 1,Ephesus Yayınları, İstanbul 2020
  • Hayri Yıldırım, Sömürgeci Batının Barbarlık Tarihi, Cilt 1, Kum Saati Yayınları, İstanbul 2011
  • “Korkunç gerçek ortaya çıktı! Yaşlılar ölüme terk edilmiş…” https://www.milliyet.com.tr/galeri/korkunc-gercek-ortaya-cikti-yaslilar-olume-terk-edilmis-6191974/2, “İspanya’da huzurevlerinde kalan yaşlılar ölüme terk edildi!”; https://www.haberturk.com/ispanya-da-huzurevlerinde-kalan-yaslilar-olume-terk-edildi-2622956, “Avrupa ölüme terk ediyor biz koruyoruz”, https://www.iha.com.tr/haber-avrupa-olume-terk-ediyor-biz-koruyoruz-834625/
  • “Afganistan’da ‘savaş suçları’: Avustralya, özel birliklerinin sivilleri öldürdüğünü tespit ettiğini açıkladı” https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-55000215, 19 Kasım 2020
  • Yusuf Kaplan, “Akıl Çağı’nın bitişi, Algı Çağı’nın gelişi: Mutlak Sahte’nin zaferi”, https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusufkaplan/akil-caginin-bitisi-algi-caginin-gelisi-mutlak-sahtenin-zaferi-2050098
  • Dursun Çiçek, Görüntü Çağında Körleşme ve Görmenin İmkanı, Muhit Dergisi, Ağustos 2020

Bu yazıyı paylaş: